<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	>

<channel>
	<title>Medya Kültürü</title>
	<atom:link href="http://www.medyakulturu.com/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.medyakulturu.com</link>
	<description>Bir başka WordPress blogu.</description>
	<pubDate>Fri, 02 Jul 2010 08:40:57 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.7</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>OSMANLI TAŞRASINDA BİR ADALET DAĞITICISI</title>
		<link>http://www.medyakulturu.com/?p=781</link>
		<comments>http://www.medyakulturu.com/?p=781#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Jul 2010 08:34:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özgür Kurtuluş</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[BASIN-YAYIN]]></category>

		<category><![CDATA[EDEBİYAT]]></category>

		<category><![CDATA[TÜM YAZILAR]]></category>

		<category><![CDATA[VİTRİN]]></category>

		<category><![CDATA[ÇİZGİ]]></category>

		<category><![CDATA[Elestiri]]></category>

		<category><![CDATA[Korku]]></category>

		<category><![CDATA[Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.medyakulturu.com/?p=781</guid>
		<description><![CDATA[
Edebiyat uyarlamalarının ilgi görmesi, farklı türlerde üretilmiş birçok çizgi romanın dilimize çevrilmesine vesile oldu. Çizgi roman denilince akla ilk gelen ve hali hazırda düzenli olarak yayımlanan Amerika süper kahraman çizgi romanları, İtalyan fumettileri ve frankafonların yanına birçok farklı ülkeden yazar-çizerlerin ürettiği politik çizgi romanlar, biyografik çizgi romanlar, macera, korku, polisiye gibi popüler türlerde üretilmiş eserler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="aligncenter size-full wp-image-775" title="deli01" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/deli01.jpg" alt="deli01" width="400" height="510" /></p>
<p>Edebiyat uyarlamalarının ilgi görmesi, farklı türlerde üretilmiş birçok çizgi romanın dilimize çevrilmesine vesile oldu. Çizgi roman denilince akla ilk gelen ve hali hazırda düzenli olarak yayımlanan Amerika süper kahraman çizgi romanları, İtalyan fumettileri ve frankafonların yanına birçok farklı ülkeden yazar-çizerlerin ürettiği politik çizgi romanlar, biyografik çizgi romanlar, macera, korku, polisiye gibi popüler türlerde üretilmiş eserler eklendi. Birçok yayınevi çizgi roman dizileri oluşturmaya başladı. Pek farkına varılmıyor ama önemli bir eksik var aslında: yeni üretilen yerli çizgi romanlar&#8230; Deli Gücük: Alacakaranlık Zamanlar işte bu eksikliği bir nebze olsun giderebilecek türde yerli bir çizgi roman kitabı.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-776" title="deli02" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/deli02.jpg" alt="deli02" width="400" height="548" /></p>
<p>Deli Gücük’ün ilk albümü geçen yıl çıkmıştı. Benzer bir mantıkla ikinci bir albüm hazırlanmış. 19.Yüzyıl Osmanlı taşrasından gezinen bir seyyah Deli Gücük. Alacakaranlık Zamanlar adıyla derlenen yeni albüm, eksikliği her daim hissedilen, ancak örneklerine nadir rastladığımız, bu toprakların tarihinden ve kültüründen beslenen bir anlatı olarak tanımlanabilir. İnsanlar Anadolulu. Öyküler tarihten, Anadolu söylencelerinden, masallarından ve efsanelerinden ilham alınmış. Ancak salt bir efsane anlatıcılığıyla yetinilmemiş. Aksine her hikâye günümüz insanının dertlerine dokunmayı amaç edinmiş gibi. Sanki zamanın ruhunda eksikliği hissedilen idealize bir ahlaktan müteşekkil bir vicdan arayışı söz konusu&#8230; Nitekim kitabın sonundaki bir öyküde Deli Gücük kendi vicdanıyla hesaplaşırken bu arayışın ne kadar çetrefilli olduğunu açığa vuruyor.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-777" title="deli03" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/deli03.jpg" alt="deli03" width="400" height="561" /></p>
<p>Alacakaranlık Zamanlar’ın başka bir yönü de kitabın bir çizgi roman antolojisi olması. Tıpkı yerli çizgi romanlar gibi antolojilere de ülkemizde pek sık rastlanmıyor. Otuza yakın yazar-çizerin ortak ürünü Alacakaranlık Zamanlar. Ortak çalışmaların zorluğu düşünülürse, fedakârlık ve sebat gerektiren bir çaba olması nedeniyle müstesnalık ölçüsünde dikkat çekici&#8230; Anlatılan hikâyelere bakıldığında fantastik nitelikli korku türüne yoğunlaşıldığı görülüyor. Ama üreticilerinin amacının okuyucuya kâbuslar göstermek olmadığı hemen söylenebilir. Ses ve görüntü efektlerinin olanaklarından sonuna kadar yararlanan filmler bile -özellikle korku türü meraklılarını- korkutmakta zorlanırken durağan çizimlerle bunu başarmak gerçekten kolay değil. Korkutmayı bir amaç haline getirdiğinizde, kanlı sahneleri, iğrençlikleri, canavarları, yaratıkları usta bir kurgu ve hikâyeleme içinde anlatabilirsiniz ancak gerçekten korkutabilir misiniz? Deli Gücük’ü okuyanlar görecektir, her hikâye aslından korkunç olanın canavarlar değil insanlar olduğunu göstermeyi amaçlıyor. Nitekim kitabın kahramanı birçok kere insanlardan değil canavarlardan yana taraf oluyor. En azından insanlarla canavarlar arasında müzakerecilik yapıyor.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-778" title="deli04" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/deli04.jpg" alt="deli04" width="400" height="567" /></p>
<p>Albümün belki de en ilginç yönü kahramanının kurgulanış biçimi. Deli Gücük sürekli etrafında dolaşan ve kimi zaman insanlarla konuşan yedi kargasıyla gizemli bir karakter. Anadolu topraklarında, Osmanlı taşrasında geziniyor, hikâyeleri ya getiriyor ya da bizzat yaşıyor. İnsanlardan uzak yaşamı, az konuşması, delici bakışları, görünümü ve hepsinden önemlisi konuşabilen yedi kargası onu korkutucu kılıyor. Tıpkı bir söylencenin kulaktan kulağa değişmesi, her anlatıcının söylenceye kendinden bir şeyler katması gibi, Alacakaranlık Zamanlar’daki Deli Gücük karakteri her öyküde farklılaşıyor. Bu farklılaşma bir yandan kitabın antolojik niteliğinden kaynaklanıyor, bir yandan da kitabın kahramanını katmanlaştırıyor. Farklı tarzlara sahip çizerlerin elinde Deli Gücük, tıpkı hikâyelerinde olduğu gibi bazen dehşet saçan bir öcüye veya akıl veren bir dervişe, kimi zamansa tarihe kayıt düşen bir gözlemciye dönüşüyor.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-779" title="deli05" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/deli05.jpg" alt="deli05" width="400" height="563" /></p>
<p>Bu farklılaşma belirli karakteristik özellikleri olan kahramanların aksine Deli Gücük’ü öngörülemez yapıyor. Bu belirsizlik kimi zaman öyle boyutlara ulaşıyor ki, onu son zamanlarda revaçta olan anti-kahraman profiliyle bile tanımlamak bile güçleşiyor. Belki de çizgi roman anlatısının özelliklerine uygun olarak okuyucuyu pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp, hayal gücünü ateşleyerek Deli Gücük mitindeki boşlukları kendisinin doldurmasına teşvik ediyor. Kitabın karakterini belirginleştirmek için okuyucuyu kendi karakterinden bir şeyler katmaya zorluyor.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-780" title="deli06" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/deli06.jpg" alt="deli06" width="400" height="280" /></p>
<p>Eğer titiz, berrak ve ayrıntılı çizimli, entrikası ve aksiyonu bol, diyalogları sert ve gerçekçi, vintage macera çizgi romanlarına düşkünseniz, Deli Gücük öykülerinin geçtiği Vahşi Doğu dekorunda yalnız köyler, kaçırılan kızlar, filintalar, tüfekler, atlar, kovalamacalar, ittifaklar ve ihanetler, hırs, para, haydutlar, çatışmalar ve kanlı hesaplaşmalar bulacaksınız. Ve bu hesaplaşmalara imza atan, mitik bir adalet dağıtıcısıyla karşılaşacaksınız.</p>
<p><strong>Yazan: Ayhan Savman<br />
Haziran, 2010, Radikal Kitap<br />
</strong></p>
<li>
<h2>Kayıt olun</h2>
<p>Eposta adresinizi bırakarak yeni yazılardan ve güncellemelerden haberdar olabilirsiniz. Eposta adresiniz hiçbir şart altında hiç kimseyle paylaşılmayacaktır. Teşekkürler.<br />
<a href="http://feedburner.google.com/fb/a/mailverify?uri=medyakulturu&amp;loc=en_US">Kayıt olmak için tıklayın</a></li>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.medyakulturu.com/?feed=rss2&amp;p=781</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>DELIRANT ISTI ROMANI*</title>
		<link>http://www.medyakulturu.com/?p=774</link>
		<comments>http://www.medyakulturu.com/?p=774#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Jul 2010 08:20:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özgür Kurtuluş</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[SİNEMA]]></category>

		<category><![CDATA[TÜM YAZILAR]]></category>

		<category><![CDATA[VİTRİN]]></category>

		<category><![CDATA[ÇİZGİ]]></category>

		<category><![CDATA[Çizgi Film]]></category>

		<category><![CDATA[Çizgi Roman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.medyakulturu.com/?p=774</guid>
		<description><![CDATA[“Milatan önce 50 yılı. Galya tamamen Romalıların işgali altındadır. Hemen hemen… Yenilmez Galyalıların yaşadığı küçük bir köy, işgalcilere hâlâ kafa tutmaktadır…”
Yarım yüzyıl önce Asteriks’in ilk macerası bir Galya haritası üzerine yazılmış bu satırlarla başladı. Haritada bir bölge büyüteç altına alınmıştı. Bu bölge, yenilmez Galyalıların yaşadığı, etrafı tahta çitlerle çevrilmiş deniz kıyısında küçük bir köyü, ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Milatan önce 50 yılı. Galya tamamen Romalıların işgali altındadır. Hemen hemen… Yenilmez Galyalıların yaşadığı küçük bir köy, işgalcilere hâlâ kafa tutmaktadır…”</p>
<p>Yarım yüzyıl önce Asteriks’in ilk macerası bir Galya haritası üzerine yazılmış bu satırlarla başladı. Haritada bir bölge büyüteç altına alınmıştı. Bu bölge, yenilmez Galyalıların yaşadığı, etrafı tahta çitlerle çevrilmiş deniz kıyısında küçük bir köyü, ve etrafını kuşatan Roma garnizonlarını gösteriyordu. Bu bölgede Asteriks ve arkadaşları köyde mutlu ve huzurlu bir hayat sürerken, Romalı lejyonerler her an Galyalılardan dayak yeme endişesi içinde yaşarlar. En mutsuz Romalı ise, tüm Dünya’ya hükmederken küçük bir köyü ele geçirmeyi başaramayan Roma İmparatoru Sezar’dır. 50 yıla yayılan 33 macera boyunca Sezar’ın yüzü hiç gülmez.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-766" title="asterix004" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/asterix004.jpg" alt="asterix004" width="400" height="267" /></p>
<p>Galyalıların gücünün sırrı, köyün büyücüsü Büyüfiks’in (Fransızca orijinalinde Panoramix) hazırladığı, içene insanüstü güçler kazandıran sihirli bir iksirdir.  Bu iksiri içen Galyalılar bir süreliğine yenilmez bir kuvvete sahip olurlar ve köylerini ele geçirmeye çalışan Romalı lejyonerlere sağlam bir dayak atarlar. Köyün en savaşçı, en zeki Galyalısı olan Asteriks bu mücadelenin baş kahramanıdır. Bu ufak tefek kahraman her macerada, en zor görevleri üstlenir ve sorunları çözer. Ona köyün menhir (dikilitaş) yontucusu, kavga sever, kızarmış yabandomuzu düşkünü Oburiks (Fransızca orijinalinde Obelix) eşlik eder. Asteriks’e göre dev gibi bir cüssesi olan Oburiks’in köpeği İdefiks de çoğu kez onlarla birliktedir. İdefiks Dünya’nın tek çevreci köpeğidir ve ne zaman kesilmiş bir ağaç görse baygınlık geçirir. Köyün cesur şefi Toptoriks (Fransızca orijinalinde Assurancetourix)  ve köyün ozanı Kakofoniks (Fransızca orijinalinde Abraracourcix) diğer yan kahramanlardandır.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-769" title="asterix007" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/asterix007.jpg" alt="asterix007" width="400" height="483" /></p>
<p>Asteriks maceralarının diğer bir kahramanı da Roma İmparatoru Sezar’dır. Sezar her zaman görünmese de adı hep anılır. Aslında tüm maceraların temel gerilim kaynağı Sezar ve Sezar’ın Dünya’ya hükmetme arzusudur. Yoksa Galyalı köylüler sahip oldukları büyük gücü kendilerini savunmak dışında kullanmazlar. Başka ülkeleri fethetmek gibi amaçları yoktur. Tek istedikleri soğuk bira eşliğinde kızarmış yabandomuzu yiyerek şarkılar söylemek, eğlenmektir. Komşu kavimlerle ve Roma İmparatorluğu ile bir alıp veremedikleri yoktur. Aslında ne Roma İmparatorluğu için bir tehdittirler ne de köylerinin ekonomik ya da stratejik bir değeri vardır. Bu yüzden sadece göz hapsinde tutulmaları yeterlidir. Nitekim köyün etrafını kuşatan Romalı askerler de bu yenilmez Galyalılara bulaşmak istemezler. Onların ormanda bol bulunan yaban domuzlarını avlamalarına ses çıkarmaz, hatta onlarla karşılaşmamak için özel çaba gösterirler. Ancak Sezar’ın hırsı, emperyal bir devletin imparatoru olarak tüm Dünya’ya hükmetme arzusu, bu küçük Galya köyünün bağımsızlığına tahammül edemez. Her başarısız istila girişimi Sezar’ı daha da sinirlendirir. Sezar’a yaranmak isteyen komutanları Galya köyünü ele geçirmek için türlü planlar yaparlar ancak hepsi boşunadır. Sihirli iksirin verdiği güç karşısında hiçbir strateji başarıya ulaşmaz.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-762" title="asterix009" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/asterix009.jpg" alt="asterix009" width="400" height="355" /></p>
<p>Asteriks maceraları eski çağda yaşanır ve Galyalılarla Roma İmparatorluğu’nun ilişkilerini konu alan tarihi bir çizgi roman gibi görünür. Görünür diyorum çünkü bu maceralarda tarih sadece bir zemindir. Üstünde coğrafyadan edebiyata, felsefeden sanat tarihine, dilbiliminden siyasete, diplomasiye, sosyolojiye ve ekonomiye kadar hayatın her alanından konulara ve kavramlara göndermeler bulunur. Güncel sorunlara değinilir, politik ve popüler figürlerle dalga geçilir. Asteriks senaryolarının yoğun bir tarihi araştırmayla yazıldığı bellidir. Ancak bir tarih çalışması olmadığı da bilinmelidir. Karakterler ve olayların kökeni tarihe dayansa da maceraların tümü kurgusaldır. Örneğin Sezar’ın Nil nehrine yaptığı üç aylık gezinin gizemi Asteriks ve Kleopatra macerasında çözülür. Roma’nın içinde bulunduğu ekonomik zorluklara Asteriks ve Kazan macerasında değinilir. Dönemin askerlik ve gemicilikle ilgili bilinmeyen sırları Asteriks ve Galya Kalkanı macerasında ortaya serilir. Spor tarihinin ilk doping olayı Asteriks Olimpiyatlarda macerasında gün yüzüne çıkarılır. Asteriks, maceralarında sadece Roma İmparatorluğu sınırları içinde kalmamış, İsviçre, Belçika, Britanya, Almanya ve Yunanistan’a yaptığı yolculuklarla dönemin Kelt/Germen ve Grek kültürüne; Uzak Doğu’ya yaptığı gezilerle de Hint ve Acem kültürüne değinmiştir. Birçok eski tarih uzmanı Asteriks maceraları üzerine akademik düzeyde çalışmalar yapmıştır. Hatta maceralara kendini fazlaca kaptıran bazı araştırmacılar, Romalıların Galyalılardan gerçekten korktuğunu öne süren tezler ortaya atmışlardır.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-763" title="asterix001" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/asterix001.jpg" alt="asterix001" width="400" height="524" /></p>
<p>Asteriks yazar-çizerleriyle de özdeşleşmiş bir çizgi romandır. Serinin yazarı Rene Goscinny 1926 yılında Fransa’da dünyaya geldi. Annesi Ukraynalı, babası ise Fransızdır. Babasının işi dolayısıyla iki yaşında taşındığı Arjantin’de güzel sanatlar eğitimi gördü ve bazı reklam ajansları için tasarımcı olarak çalıştı. Daha sonra dayısının çağrısına uyarak ABD’ye gitti. Bazı firmalarda çevirmen olarak çalıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra mizahçı olmak istediğine karar verdi ve ünlü mizah dergisi Mad’de yer almayı başardı. Ancak bulunduğu konumdan pek mutlu olmasa gerek, Belçikalı bir çizgi roman yayıncısı olan Georges Troisfontaines’tan teklif aldığında hiç düşünmeden kabul etti ve uzun yıllar ayrı kaldığı vatanı Fransa’ya geri döndü. Burada hayatının sonuna kadar ortak çalışacağı Albert Uderzo ile tanıştı. Uderzo 1927 yılında İtalyan asıllı bir ailenin çocuğu olarak Fransa’da dünyaya geldi. Küçük yaşlardan itibaren çizim yeteneği keşfedilse de asıl amacı uçak teknisyeni olmaktı. Ancak savaş buna izin vermedi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Paris’e yerleşen Uderzo çizer olarak geçimini sağlamaya başladı. Yaptığı çizgi romanlarla adını duyurdu. Georges Troisfontaines onu Fransa’da açacağı World Press adlı bir yayınevinin başına getirmek istedi. Goscinny ve Uderzo bir süre sonra burada tanıştılar; birlikte yaptıkları ilk çizgi roman Oumpah-Pah isimli 18. yy. Amerikasında bir Kızılderili kabilesinin hikâyesi oldu. Asteriks’in atası sayılan bu ilk çalışmadan sonra ikili bir daha hiç ayrılmadı.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-768" title="asterix006" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/asterix006.jpg" alt="asterix006" width="400" height="530" /></p>
<p>Asteriks’in doğuşu daha sonraları birlikte yayımlamaya karar verdikleri Pilote adlı çizgi roman dergisinde oldu. İkili World Press’ten ayrıldıktan sonra birlikte kurdukları Edifrance adlı yayınevinde çalışmaya başladılar. O dönemde Fransız çizgi roman yayıncılığına hâkim olan görüş çizgi romanın çocuklara yönelik olarak tasarlanmasıydı. Tintin dergisinin sahibi Georges Dargaud bu görüşün en önemli savunucusuydu ve Fransa’nın en güçlü çizgi roman yayıncılarından biriydi. Goscinny ve Uderzo bu görüşe karşı çıkıyor, çizgi romanların yetişkinlere de hitap edebileceğini düşünüyorlardı. Hem çocukların hem de yetişkinlerin birlikte okuyabileceği bir çizgi roman yapabilmek hayalleriydi. Pilote dergisi için tasarladıkları ilk çizgi roman, Fransız halk masalı Reynard le Fox ile ilgiliydi. Bu çizgi roman kültürel referansları ve güncel siyasi olaylara atıflarıyla hem yetişkinleri cezbedecek hem de çocukları eğlendirebilecek kadar aksiyon ve mizah içerecekti. Ancak derginin çıkmasına iki ay kala bu masalların daha önce yapılan çizgi romanlarda konu edildiğini öğrendiler ve yeni bir fikir arayışına girdiler. O sıralarda Goscinny’nin eline Fransa’da okullarda okutulan Atalarımız Galyalılar isimli bir kitap geçti. O kitapta gördüğü Sezar ve Galyalıları karşı karşıya gösteren bir resim Goscinny’e ilham verdi ve Asteriks düşüncesi kafasında şekillendi.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-767" title="asterix005" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/asterix005.jpg" alt="asterix005" width="400" height="519" /></p>
<p>Uderzo’nun çizdiği ilk eskizlerde Asteriks iri kaslı bir kahramandı. Ancak Goscinny’nin karakterde kaba kuvveti değil zeka ve kurnazlığı ön plana çıkarmak istemesi ile Asteriks ufak tefek bir kahramana dönüştü. Yine de Uderzo’nun ısrarıyla yanına yardımcı olarak iri kıyım Oburiks’i tasarladılar. Olayların geçeceği bölgeyi düşünürken Uderzo savaş sırasında sığındığı Fransa’nın batısında Atlantik kıyısında bulunan Bretagne bölgesini önerdi. Goscinny için bölgenin denize kıyısı olması yeterliydi çünkü kahramanlarını sık sık deniz yolculuklarına çıkarmayı planlıyordu.</p>
<p>Asteriks yayınlandığı ilk günden itibaren ilgi çekti. Maceraları her sayıda bölüm bölüm yayımlanıyordu. Ancak bir yıl kadar sonra bu yeni kahraman derginin yükünü tek başına çekemez oldu. Pilote zarar ediyordu, kapanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Goscinny ve Uderzo dergiyi ve Asteriks’i sürdürebilmek için yayınevlerini Georges Dargaud’a satmak zorunda kaldılar. Böylece dergi, çizgi roman yayıncılığında karşı durdukları ilkeleri belirleyen büyük bir yayınevi tarafından satın alındı. Goscinny isteksizce editörlük görevini bıraktı ve Dargaud’nun çocukları hedefleyen yayın politikasını izlemek zorunda kaldı.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-770" title="asterix008" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/asterix008.jpg" alt="asterix008" width="400" height="300" /></p>
<p>1961 yılında Asteriks’in ilk albümü çıktı. Pilote dergisinde yayımlanan maceraların birleşimi olan Galyalı Asterix (Asterix le Gaulois) büyük bir patlama yapmadı. Ancak büyük bir tempoyla çalışan Goscinny ve Uderzo yılda iki albüm çıkarıyorlardı ve Asteriks’in ünü her sayıda daha da yayılıyordu. 1965 yılı Fransa için Asteriks yılıydı. O yıl raflara çıkan Asteriks ve Kleopatra yüz binlerce adet satarken, Fransa uzaya gönderdiği bir uydusuna Asterix ismini verdi. Dönemin Cumhurbaşkanı De Guelle, Bakanlar Kurulu toplantısına Asteriks albümü ile geldi. Toplantı boyunca bakanlara Asteriks kahramanlarının isimleriyle seslendi. Artık Fransa’da Asteriks ve arkadaşlarından haberdar olmayan yok gibiydi.</p>
<p>Goscinny ve Uderzo yarattıkları kahramanın bu kadar sevilmesinden memnundular. Çalışmalarına hiç ara vermeden devam ettiler. Artık yayımlanan her yeni albüm milyonlarca satıyor, eski maceralar birçok dile çevriliyordu. Goscinny ve Uderzo bu parlak başarıları için çeşitli kereler ödüllendirilirken, Asteriks de popüler kültürün gözdesi olmuştu. Tavuk, peynir, hardal, domates sosu, soda, tatlı, deterjan ve daha birçok ürünün reklamında Asteriks ve arkadaşları kullanıldı. O kadar ki Uderzo sokaklarda Asteriks reklamlarının olduğu afişlerden bıkarak reklamlara sınırlama getirmeye karar verdi. O dönemde Paris’in en popüler eğlence biçimlerinden biri de kızarmış yaban domuzu partileri vermekti.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-765" title="asterix003" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/asterix003.jpg" alt="asterix003" width="400" height="533" /></p>
<p>1974 yılında Goscinny ve Uderza bir animasyon stüdyosu kurarak Asteriks’in kahramanlarına hareket verdiler. Stüdyo Idefixe adını verdikleri animasyon stüdyosu Walt Disney stüdyolarını örnek alıyordu. Burada 8 tane Asteriks çizgi filmi yapıldı. Çok daha sonraları 1989’da Disneyland’i örnek alan Parc Asterix adlı bir oyun parkı da kuruldu. Asteriks’in 4 macerası sinemaya uyarlandı. Asteriks’in bu yükselişi 1977 yılında sekteye uğradı. Sağlığına çok düşkün olmasıyla bilinen, “…evet çok çalışıyorum ama kendimi öldürmeye de niyetim yok” diyen Goscinny doktor denetimde yapılan efor testi sırasında kalp krizi geçirerek öldü. Yakın dostu ve çalışma arkadaşını kaybeden Uderzo önceleri Asteriks’e devam etmek istemedi. Telif haklarının sahibi Drueno ile hukuki anlaşmazlıklara düştü ve kendi yayınevini kurdu. Ardından Goscinny’nin tamamladığı son senaryoyu, Asteriks Belçika adlı macerayı çizmeye koyuldu. Daha sonraları Uderzo kendi yazıp çizdiği dokuz Asteriks albümü daha yaptı. Ortağının anısına bu kitapların kapağında da Goscinny’nin adı yazıyordu.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-764" title="asterix002" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/asterix002.jpg" alt="asterix002" width="332" height="187" /></p>
<p>Asteriks maceralarında yer alan kahramanlar, mekânlar ve bazı olaylar Eskiçağ tarihindeki gerçeklerle çoğu zaman örtüşür. Her senaryonun titiz bir araştırma sonucu yazıldığı bellidir. Öte yandan Goscinny bir tarih yazarlığına soyunmaz. Aksine olayları çarpıtır, kişilere zamanda yolculuk yaptırır, mizahî durumlar yaratmak adına olguları tersyüz eder. Nihai amacı eğlendirmektir. Goscinny’nin çizgi roman yazarlığı ve editörlüğü Fransa’da yeni bir dönem başlattı. Yazar bir yandan tarihten, mitlerden, edebiyattan beslenirken bir yandan da güncel olaylara, tanınmış kişilere, siyasi tartışmalara atıfta bulunan senaryolar yazıyordu. Sonuçta sadece çocukların ve gençlerin değil, her yaştan okuyucunun ilgisini çeken çizgi romanlar ortaya çıkıyordu. Üstelik editörlüğünü yaptığı diğer çizgi romanlarla kendisini izleyecek yeni yazarların yolunu açıyordu. Çizgi roman Fransa kitapçılarının en ön raflarında yer alıyor, en çok satanlar listesinde ilk sıralara çıkıyordu. Böylece çizgi roman yetişkinler dünyasında ciddiye alınan bir konum elde ediyor; önemli gazetelerde çizgi roman editörleri bulunuyor, üniversitelerde çizgi roman kürsüleri kuruluyor, ciddi müzeler çizgi roman sayfalarını ve eskizlerini sergiliyorlardı. Bugün çizgi romanın Fransa’daki saygınlığı ve konumunu edinmesinde Goscinny ve Asteriks’in rolü büyüktür.</p>
<p>Goscinny ne başardıysa Uderzo ile birlikte başarmıştır. Uderzo senaryonun oluşmasında her aşamada Goscinny ile birliktedir ve katkıda bulunmaktadır. Her macerada ortaya çıkan yeni karakterleri; siyasetçilere, oyunculara, gazetecilere benzeterek ve tasarlayarak, Goscinny’nin metinlerindeki referanslara katkıda bulunuyordu. Goscinny’nin ölümünden sonra Asteriks’in maceralarını bitirmeye niyetlenmiş ancak okuyucuların büyük baskısı üzerine senaryo görevini de üstlenerek albümlere devam etmiştir. Her ne kadar Uderzo’nun hikâyeciliği Goscinny kadar iyi olmasa da yayınlanan her yeni macera okuyucularını sevindirmiştir. Ancak Uderzo ile ilgili en ilginç durum usta çizerin renk körü olmasıdır. Uderzo yarattığı kahramanların dünyasını asla gerçek renkleriyle görememiştir.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-771" title="asterix012" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/asterix012.jpg" alt="asterix012" width="295" height="398" /></p>
<p>Asteriks’in başta Fransa olmak üzere bütün Dünya’da sevilmesinin en önemli nedeni kuşkusuz Asteriks maceralarının eğlenceli oluşudur. Bununla birlikte çizgi romanın zeminini oluşturan, emperyal bir kuvvete karşı küçük bir köyün baş kaldırması teması kahramanların bu kadar sevilmesinde etkili olmuştur. Sınırsız bir güce sahip Sezar’ın karşısında Galyalı köylülerin başkaldırısı ve özgürlüklerini sonuna kadar savunmaları ve  güçlünün, istilacının, sömürgecinin birkaç köylü karşısında düştüğü zavallı durumlar, Asteriks’in bütün Dünya’da ilgi görmesinin sebeplerinden biri olabilir. Gerçekten de çizgi romanda Galyalı köylüler neşeyi, yaşama sevincini, barışlı, farklılıkların birlikte kardeşçe yaşayabilmesini temsil ederklen, Roma İmparatorluğu ve Sezar, istilayı, varlık içinde bir türlü mutlu olamamayı, hırsı, tahakkümü ve kıskançlığı temsil eder. Romalıların bu durumunu bir türlü anlayamayan Galyalılar Oburiks’in ağzından durumu şöyle özetler: Delirant Isti Romani, Bu Romalılar Kafayı Yemiş!</p>
<p>Asteriks’in Fransa’da bu kadar çok sevilmesinin nedenlerinden biri de, sözcük oyunlarıyla Fransız tarihine, güncel siyasi olaylara ve popüler kişilere yaptıkları göndermelerdir. Goscinny dili çok iyi kullanarak Fransızca deyimler ve özlü sözlerle hikâyelerin mizahi yönünü güçlendirir. Ancak bu referanslar ve espriler çevirilere yeterince aktarılamazlar ya da bazı espriler Fransız olmayanlar tarafından anlaşılamaz. Asteriks’in İngilizce konuşulan ülkelerde diğer ülkelere nazaran daha az popüler olmasının altındaki neden, İngilizce çevirilerin fazlasıyla düz ve doğrudan olmasına bağlanır. Gerçekten de Asteriks çevirileri şiir çevirileri kadar zor kabul edilir. Çevirmenin sadece Fransızca bilmesi yetmez. Fransız tarihine, yaşayışına, espri anlayışına aşina olması da şarttır. Bununla birlikte Asteriks en çok dile çevrilen çizgi romanlardan biridir. Latince dâhil 103 dile çevrildiği bilinmektedir. Türkçe’de ise Asteriks’in serüveni 1968 yılında telif ödenmeden, illegal bir şekilde basılan yayınlarla başlamıştır. Bu yayınlarda çeviri özensiz ve hatta çeşitli eklemelerle milliyetçi bir üslupla yapılmıştır. Bücür ve Aster gibi isimlerle siyah beyaz yayımlanan bu Asteriks kitaplarından sonra ilk yasal çeviriler Kervan Yayıncılık tarafından Galyalı Asteriks’in Serüvenleri adıyla yayımlanır. Kitapların çevirisini Halit Kıvanç yapmıştır. Özellikle Halit Kıvanç’ın fazlasıyla Türkçeleştirdiği isimlerin ve esprilerin Asteriks’in Türkiye’de sevilmesinde önemli rol oynadığı söylenebilir. Kıvanç Obeliks’i Hopdediks, Panoramix’i Hokuspokus, sihirli iksiri Devegücütazıhızı şerbeti olarak çevirmiş. Bazı diyalogları ana düşünceyi bozmadan yerelleştirerek maceraların mizahî yönüne katkıda bulunmuştur. Örneğin, Asteriks ve Kelopatra macerasında, Kleopatra Sezar&#8217;a &#8220;Sen benim Mısır&#8217;ımı Emirgan&#8217;daki haşlanmış mısır mı sanıyorsun?!&#8221; diye bağırır. Sezar da &#8220;Üç ayda saray inşa etmek mi? Üç ayda belediyeden inşaat ruhsatı alamazsın!&#8221; der. Asteriks günümüzde Remzi Kitabevi’nin Kıvanç’a göre aslına daha sadık çevirileriyle yayımlanmaya devam ediyor. Asteriks’in 33 macerası da Türkçeye yeniden çevrilmiş ve yayımlanmıştır.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-773" title="asterix011" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/07/asterix011.jpg" alt="asterix011" width="400" height="530" /></p>
<p>Asteriks’in 1995 yılında yayımlan Gökkubbe Başına Yıkılınca adlı albümüyle Uderzo artık yeni bir Asteriks macerası yayımlamayacağını açıklamıştı. Son olarak geçen yıl Asteriks’in 50. doğum yılı vesilesiyle yayımlanan Altın Kitap: Asteriks ve Oburiks’in Doğumgünü adlı albüm ile Uderzo artık Asteriks çizmeyeceğini duyurmuştur. Zaten son yıllarda konu bulmakta ve senaryo yazmakta sıkıntı çektiğini söyleyen Uderzo için bu son kitap bugüne kadar yayımlanmamış bazı kısa maceraların ve Goscinny’nin yayımlanmamış metinlerinin gün ışığına çıkması için bir vesileden ibarettir. Bununla beraber geçen yıl Asteriks’i telif haklarıyla birlikte Hachette Livre’ye devretmiş, ölümünden sonra yeni Asteriks maceraları yayımlanmasının da önünü açmıştır.</p>
<p>* Bu Romalılar Kafayı Yemiş</p>
<p><strong>Yazan: Özgür Kurtuluş<br />
Mayıs, 2010, Varlık Dergisi</strong></p>
<li>
<h2>Kayıt olun</h2>
<p>Eposta adresinizi bırakarak yeni yazılardan ve güncellemelerden haberdar olabilirsiniz. Eposta adresiniz hiçbir şart altında hiç kimseyle paylaşılmayacaktır. Teşekkürler.<br />
<a href="http://feedburner.google.com/fb/a/mailverify?uri=medyakulturu&amp;loc=en_US">Kayıt olmak için tıklayın</a></li>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.medyakulturu.com/?feed=rss2&amp;p=774</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>GIDA LMT. YA DA BIRAKINIZ YAPSINLAR&#8230;</title>
		<link>http://www.medyakulturu.com/?p=752</link>
		<comments>http://www.medyakulturu.com/?p=752#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 15:35:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özgür Kurtuluş</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[SİNEMA]]></category>

		<category><![CDATA[TOPLUM]]></category>

		<category><![CDATA[TÜM YAZILAR]]></category>

		<category><![CDATA[Belgesel]]></category>

		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>

		<category><![CDATA[Politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.medyakulturu.com/?p=752</guid>
		<description><![CDATA[9. AFM Bağımsız Filmler Festivalin’de gösterilen Gıda Ltd (Food Inc.) adlı belgesel ne yediğimiz ve gelecekte neler yemek durumunda kalacağımız konusunda tekrar düşünmeme sebep oldu. Belgesel, ABD’deki gıda sektörünün geldiği durumu önümüze seriyor. ‘Gelişmekte olan’ kapitalist bir ülkede yaşayanlar olarak ABD’deki durumlar bizi yakından ilgilendirmeli. Ne de olsa politikacısıyla, bürokratıyla yöneticilerimizin model aldığı neoliberal bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>9. AFM Bağımsız Filmler Festivalin’de gösterilen Gıda Ltd (Food Inc.) adlı belgesel ne yediğimiz ve gelecekte neler yemek durumunda kalacağımız konusunda tekrar düşünmeme sebep oldu. Belgesel, ABD’deki gıda sektörünün geldiği durumu önümüze seriyor. ‘Gelişmekte olan’ kapitalist bir ülkede yaşayanlar olarak ABD’deki durumlar bizi yakından ilgilendirmeli. Ne de olsa politikacısıyla, bürokratıyla yöneticilerimizin model aldığı neoliberal bir sistem söz konusu olan.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-754" title="foodinc1" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/03/foodinc1.jpg" alt="foodinc1" width="400" height="512" /></p>
<p>ABD’de bulunmuş olanlar mutlaka görmüştür. Süper marketler öylesine geniş bir çeşitlilikle donanmıştır ki  alışveriş yaparken gözünüzün dönmesi an meselesidir. Her türden gıda onlarca çeşit, onlarca markayla cicili bicili ambalajlarla sunulur. Temizlenmiş ayıklanmış çürüksüz çarıksız meyve sebzeler, çeşit çeşit  et ve süt ürünlerini gördükçe, bizim ülkemizde neden bu kadar seçenek yok diye hayıflanırsınız. İşte Gıda Lmt. bu parıltılı alışveriş dünyasının ardındaki üretim süreçlerine çeviriyor kamerasını. Öğreniyoruz ki bu çeşitliliğin arkasında sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen çok uluslu şirketler var. Örneğin 300 milyonluk ABD’de türketilen etin %80’den fazlasını sadece dört şirket üretiyor. Koladan meyve sularına, bisküvilerden bebek mamasına kadar aklınıza gelmeyecek kadar çok ürünün içine giren mısır, Monsanto adlı tek bir firmanın genetiği değiştirilmiş (GDO’lu), patenti alınmış tohumlarından üretiliyor. ABD’deki çiftçilerin kendi mısırını yetiştirmesinin hukuken mümkün değil. Üstelik mısır hayvancılıkta da neredeyse tek çeşit yem olarak kullanılıyor. Sebebi ise ucuz ve aşırı besleyici oluşu. Ancak ot yemeden, sadece mısırdan üretilen yemlerle beslenen hayvanların etlerinde oluşan E.coli bakterisinden her yıl 73 bin ABD’linin öldüğünü, her üç kişiden birinde aşırı mısır tüketimin neden olduğu şeker hastalığının bulunduğunu öğrendiğinizde, aslında  ‘ucuz’ olanın ne olduğunu kendinize tekrar sormanız gerekiyor. Mc Donalds, Burger King gibi ABD’nin en büyük et alıcılarının bu bakteriye karşı aldığı önlem ise etleri amonyak ile yıkamak! Halbuki bu bakterinin oluşmasını engellemek için yapılması gereken tek bir şey var: Hayvanların otla beslenmesini sağlamak.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-757" title="China Product Safety" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/03/foodinc4.jpg" alt="China Product Safety" width="400" height="300" /></p>
<p>Yine ABD’de yemek yiyenler bilir. Tavuk kanatları ve butları neredeyse bir tavuk büyüklüğündedir. Gıda Lmt.’i izlerken bu dev tavuklarında hangi şartlarda yetiştirildiğini öğreniyoruz. Yine sadece GDO’lu mısırla beslenen, devasa kapalı ambarlarda 250-300 bin tanesinin birarada yanaşık düzen hareket edemeden, kısa hayatları boyunca güneş yüzü görmeden yetiştirilen bu tavuklar yanlızca altı haftada ayakları üzerinde duramayacak kadar şişiyor ve kesimhanelere gönderiliyor. Şirketler imzalattırdıkları sözleşmelerle çiftçileri öyle bir cenderenin altına sokuyor ki, dayatılan üretim standartlarına uymayanlar hakkında onlarca dava açılıyor. Büyük kazanç vaadiyle kurdurulan üretim çiftlikleri için bankalardan aldıkları borçlar yoluyla bir anda iflas ettiriliyorlar. Açıkcası şirketlerin kendi şartları dışında hayvancılık yapamamaları için hukuki-hukuk dışı ne gerekiyorsa yapılıyor.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-755" title="foodinc2" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/03/foodinc2.jpg" alt="foodinc2" width="400" height="298" /></p>
<p>Peki bütün bunlar olurken devlet nerede? Yine belgeselden öğrendiğimiz kadarıyla ABD’deki gıda denetimini yapan FDO, 1970’li yıllarda 800 bin ürünü denetlerken bugün sadece 18 Bin ürünü denetliyebiliyor. Gıda şirketlerinin faaliyetleri sadece finansal açıdan inceleniyor. Yani devlet gıda sektöründen elini eteğini çekmiş, ‘bırakınız yapsınlar’ diyor. Zaten Clinton ve Bush yönetimlerinde yer alan bakanların bir kısmı da bu çok uluslu gıda şirketlerinin yönetim kurullarında bulunuyor. Şirketlerin zararına olacak herhangi bir durumda anında müdahale edip durumu şirket lehine düzeltebiliyorlar.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-753" title="foodinc5" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/03/foodinc5.jpg" alt="foodinc5" width="400" height="222" /></p>
<p>Şimdi bu manzaraya bakınca meselenin sadece bir GDO’lu tarım-organik tarım meselesi olmadığını görüyorsunuz. Mesele insan sağlığını doğrudan etkileyen beslenme konusunun, daha fazla kâr, daha az maliyet, daha fazla pazar payından başka bir şey düşünmeyen şirketlerin insafına terk edilmiş olması. Ne yiyeceğimize gözü paradan başka bir şey görmeyen dev şirketlerin CEO’ları karar veriyor. Ülkemizde de gidişat bu yönde. Hükümet yaptığı yasal düzenlemelerle bir yandan GDO’lu ürünlerin üretimine ve satışına olanak sağlarken, diğer yandan çitçileri şirketlerle başbaşa bırakacak düzenlemeler yapıyor. Tarım piyasasını düzenleyen Devlet Üretme Çiftlikleri, Toprak Mahsuller Ofisi, Şeker Fabrikaları, Tarım Satış Kooperatifleri, Tarım Kredi Kooperatifleri, TEKEL gibi kamu iktisadi teşekküleri etkisizleştirildi, özelleştirildi ve kapatıldı. Böylece  şirketler lehine yapılacak düzenlemelerin alt yapısı tamamlandı. Şimdi sıra  ekim alanlarının, meraların, otlakların şirketlerin kontrolüne geçmesini sağlayacak yasal düzenlemelerde. Çiftçi-Sen Genel Başkanı Abdullah Aysu’nun hazırlanmakta olan Köy Kanunu ile ilgili söylediklerine kulak verelim:</p>
<p>“&#8230;Yasa taslağı köyü köy yapan orman, mera, yaylak, kışlak, çayır, harman yeri gibi alanların elden çıkarılmasına/satılabilmesine olanak sağlayan bir  taslak .Siz buna şirketlere yeni rant alanları açma yasa taslağı diyebilirsiniz&#8230; Köyün &#8220;kullanmadığı&#8221; yaylak, kışlak çayır, harman yeri ve benzeri ortak kullanım alanlarının planla bu vasıflarını kaybetmeleri ve gerektiğinde satılabilmeleri zaten gerileyen hayvancılığa yeni bir darbe demektir. Hayvanlar doğal besin yerine iyiden iyiye yapay besinlerle beslenmeye başlayacak&#8230; Esasen köyün köy olabilmesi, köylünün üretime devam edebilmesi açısından ortak alanların köylüde kalması hayati bir önem taşımaktadır. Bu taslak ile köylünün kullanma hakkına sahip olduğu ortak alanlar büyük toprak ağaları ile şirketlerin eline geçebilmesine olanak sunuyor&#8230;”*</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-756" title="foodinc3" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/03/foodinc3.jpg" alt="foodinc3" width="500" height="373" /></p>
<p>Gıda Lmt. bu işgale karşı naif bir çözüm öneriyor: Organik gıdaları tercih edin. Halbuki yine belgesel organik tarımın da hızla bu şirketlerin eline geçtiğini ve var olan durumda yeterli denetim olmadığı için aslında satın aldığımız ürünün içinde gerçekte ne olduğunu asla bilemeyeceğimizi de söylüyor. Öte yandan üretim maliyetleri daha yüksek olan organik gıdaların alım gücü yetersiz kitlelerce ‘tercih’ edilemeyeceği de gün gibi ortada. Dolayısıyla sorun, gıdaların organik mi GDO’lu mu olmasından çok, gıda sektörünün şirketlerin insafına terk edilmiş olması. Devletlerin kamu sağlığını doğrudan etkileyen bu sektörü kontrol edecek araçları (KİT’leri) tekrar kurması, çiftçileri doğal ve sağlıklı üretime teşvik edecek mekanizmaları devreye sokması, GDO’lu tohumlardan yapılan üretimi yasaklaması ve üreticileri şirketlerle başbaşa bırakmaması gerekiyor. Elbette ülkeyi bir pazar, devleti bir şirket gibi gören ve yöneten politikacıların bunu yapamayacağı ortada. Ancak bırakınız yapsınlar derseniz emin olun yapacakları şey er ya da geç sizin ve ailenizin zararına olacaktır.</p>
<p>*Hükümet Köyleri Şirketlere ve Ağalara Açıyor!, Abdullah Aysu, <a href="http://bianet.org/bianet/bianet/120222-hukumet-koyleri-sirketlere-ve-agalara-aciyor" target="_blank">link</a></p>
<p><strong>Yazan: Özgür Kurtuluş<br />
Şubat, 2010</strong></p>
<li>
<h2>Kayıt olun</h2>
<p>Eposta adresinizi bırakarak yeni yazılardan ve güncellemelerden haberdar olabilirsiniz. Eposta adresiniz hiçbir şart altında hiç kimseyle paylaşılmayacaktır. Teşekkürler.<br />
<a href="http://feedburner.google.com/fb/a/mailverify?uri=medyakulturu&amp;loc=en_US">Kayıt olmak için tıklayın</a></li>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.medyakulturu.com/?feed=rss2&amp;p=752</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>CEHENNEMDEN GELEN KIZ</title>
		<link>http://www.medyakulturu.com/?p=741</link>
		<comments>http://www.medyakulturu.com/?p=741#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 13 Jan 2010 08:57:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özgür Kurtuluş</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[ANİMASYON]]></category>

		<category><![CDATA[TELEVİZYON]]></category>

		<category><![CDATA[TÜM YAZILAR]]></category>

		<category><![CDATA[VİTRİN]]></category>

		<category><![CDATA[Çizgi Film]]></category>

		<category><![CDATA[Dizi Film]]></category>

		<category><![CDATA[Korku]]></category>

		<category><![CDATA[MÜZİK]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.medyakulturu.com/?p=741</guid>
		<description><![CDATA[Hell Girl ya da Japonca orjinal isminin (Jigoku Shōjo) tam çevirisiyle Cehennemden Gelen Kız Japonya TV&#8217;lerinde 2006-2008 tarihleri arasında gösterilen bir anime (japon çizgi filmi) serisi. Her bölüm tek bir hikayeden oluşuyor. Animelerin genel eğilimine uygun olarak çoğunlukla 13-14 yaşındaki öğrencilerin başından geçen, okul içinde ve çevresinde gelişen olayları konu alıyor.

Her bölümün başında bölüm karakterimizi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hell Girl ya da Japonca orjinal isminin (Jigoku Shōjo) tam çevirisiyle Cehennemden Gelen Kız Japonya TV&#8217;lerinde 2006-2008 tarihleri arasında gösterilen bir anime (japon çizgi filmi) serisi. Her bölüm tek bir hikayeden oluşuyor. Animelerin genel eğilimine uygun olarak çoğunlukla 13-14 yaşındaki öğrencilerin başından geçen, okul içinde ve çevresinde gelişen olayları konu alıyor.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-742" title="hellgirl_01" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/01/hellgirl_01.jpg" alt="hellgirl_01" width="370" height="300" /></p>
<p>Her bölümün başında bölüm karakterimizi tanıyoruz. Karakterimiz her zaman büyük bir kötülüğe maruz kalan bir kız ya da oğlan. Kötülük, kimi zaman okul arkadaşından, bir öğretmenden ya da tanıdık birinden geliyor. Karakterimiz o kadar kötülük görüyor ki canına tak ediyor ve okul içinde bir efsane gibi yayılan Hell Girl&#8217;ün web sitesine giriyor. Burada tek yapması gereken gece tam on iki de kendisine kötülük yapan kişinin ismini web sitesindeki başvuru alanına yazması ve ‘tamam’ı taklaması. Birkaç dakika içinde Hell Girl çağrıyı alıyor karakterimizi ziyaret ediyor ve bir sözleşme öneriyor. Bu sözleşmeye göre Hell Girl hemen kötü kişiyi alıp cehenneme götürecek, ancak bunun karşılığında onu cehenneme gönderen karakterimiz de eceliyle öldüğü zaman cehenneme gidecek. Oldukça zor bir karar. Ya hayatta cehennem ya da öldükten sonra&#8230; Elbette karakterimiz hemen karar veremiyor. Hell Girl&#8217;den aldığı rulo halindeki kağıdın kurdelesini çözdüğünde sözleşmeyi kabul etmiş sayılıyor. Olaylar gelişiyor kötülük devam ediyor ve karakterimiz artık dayanacak gücü kalmadığında (kimi zaman öldürülmek üzereyken), kurdeleyi çözmek durumunda kalıyor. Hell Girl&#8217;ün gelip kötü kişiyi alması ve cehenneme götürmesiyle bölüm sona eriyor.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-746 aligncenter" title="hellgirl_05" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/01/hellgirl_05.jpg" alt="hellgirl_05" width="329" height="400" /></p>
<p>Her bölüm aynı izlek etrafında gelişse de hikayeler (en azından ilk sezon için) tekdüze değil, aksine karakterle özdeşleşmeyi ve gerilimi her defasında sağlayabiliyor. Gerilimin artmasında kullanılan müziklerin de önemli payı var. Introdaki neşeli jingle müziğini saymazsak kullanılan müzikler gerilim yaratmada oldukça başarılı. Elbette gerilimin ana unsuru kötülük gören karakterin karar anı. Cehenneme gitmek pahasına birini öldürmek ve cehenneme göndermek kolay verilen bir karar olmasa gerek. Ancak kötülüğü öyle yoğun ve öyle farklı biçimlerde görüyorsunuz ki karakterin verdiği karar sırıtmıyor.  Animasyonlar standart bir animenin üzerinde hareketli ve renk ve gölge kullanımı çok iyi. Özellikle Hell Girl’ün ortaya çıktığı ve kötü karakteri cehenneme götürdüğü sahnelerdeki grafik animasyonlar göz alıcı renklere ve yaratıcılığa sahip.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-745 aligncenter" title="hellgirl_04" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/01/hellgirl_04.jpg" alt="hellgirl_04" width="381" height="300" /></p>
<p>Hikâyenin asıl kahramanı Ai Enma namı diğer Hell Girl hakkında ise en ilk sezonda fazla doyurucu bilgi verilmiyor. Ancak diğer sezonlarda geçmişini ve neden orada olduğunu anlayabiliyoruz. Ai Enma’nın büyükannesiyle birlikte zamanın olmadığı (bir sürekli gün batımı) arafta yaşıyor, yaşayanlar ve ölüler arasında dolaşabiliyor ve cehenneme giden uzun nehirde kayığı o kullanıyor. Uzun siyah saçları, kırmızı gözleri ve soluk yüzüyle Enma insanda dehşetten çok hüzün uyandırıyor. Çiçeklerle kaplı ölümcül kimonosu insanı korkutmuyor ama büyülüyor. Değişmeyen yüz ifadesinden geçmişinde çok büyük acılar yaşadığını ve her zaman hüzünlü olduğunu tahmin edebiliyorsunuz.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-743 aligncenter" title="hellgirl_02" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/01/hellgirl_02.jpg" alt="hellgirl_02" width="423" height="300" /></p>
<p>Ai Enma’ya yardımcı olan üç  karakterler daha var: Wanyūdō, Ren Ichimoku, Hone Onna. Herbirinin farklı bir hikâyesi, farklı güçleri ve görevleri var. Özellikle kötü kişiyi cehenneme alırken bu güçlerini kullanıyorlar. Zaten animenin hem dramatik hem de gerilim anlamında en yüksek noktası, kötü kişinin cehenneme alınma sahneleri oluyor. Animasyon  bu sahnelerde çok daha yaratıcı kullanılarak, gerçeküstü sahneler oluşturuluyor.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-744 aligncenter" title="hellgirl_03" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2010/01/hellgirl_03.jpg" alt="hellgirl_03" width="508" height="300" /></p>
<p>Popüler olmuş her anime gibi Hell Girl’ün de manga (Japon çizgi romanı) yayınları ,televizyon filmleri (animasyon değil gerçek görüntülerle) yapılmış. Ancak anime serisi kadar büyük bir başarı yakalayamamış. Bununla birlikte dizinin soundtrack olarak yayınlanan müzikleri oldukça başarılı. Jigoku Shōjo Futakomori tarafından yapılan müzikler, sadece animeyi izlerken değil, tek başlarına da rahatlıkla dinlenebiliyor. Özellikle korku temalı müzikler görevlerini çok iyi yapıyor.</p>
<p><strong>Yazan: Özgür Kurtuluş<br />
Ocak, 2010</strong></p>
<li>
<h2>Kayıt olun</h2>
<p>Eposta adresinizi bırakarak yeni yazılardan ve güncellemelerden haberdar olabilirsiniz. Eposta adresiniz hiçbir şart altında hiç kimseyle paylaşılmayacaktır. Teşekkürler.<br />
<a href="http://feedburner.google.com/fb/a/mailverify?uri=medyakulturu&amp;loc=en_US">Kayıt olmak için tıklayın</a></li>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.medyakulturu.com/?feed=rss2&amp;p=741</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>YIL 2012 ROTA AFRİKA!</title>
		<link>http://www.medyakulturu.com/?p=736</link>
		<comments>http://www.medyakulturu.com/?p=736#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Nov 2009 16:39:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özgür Kurtuluş</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[SİNEMA]]></category>

		<category><![CDATA[TÜM YAZILAR]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim Kurgu]]></category>

		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<category><![CDATA[Hollywood]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.medyakulturu.com/?p=736</guid>
		<description><![CDATA[2012, kendinden önceki felaket filmlerinin bir benzeri. Bilim adamları, kahraman Amerikan başkanı, binbir felaketten hayatını kurtarmayı başaran kahramanlar ve karınca sürüsü gibi heba olan yığınlar var. Kahramanlar depremden limüzinle kaçabiliyorlar, aktif bir yanardağın eteklerinden, gürül gürül akan lavların önünde, ateş topları arasında koşarak uzaklaşabiliyorlar. Belki filmin diğerlerinden ayıran en önemli fark, bu kez Dünya’nın sonunun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>2012, kendinden önceki felaket filmlerinin bir benzeri. Bilim adamları, kahraman Amerikan başkanı, binbir felaketten hayatını kurtarmayı başaran kahramanlar ve karınca sürüsü gibi heba olan yığınlar var. Kahramanlar depremden limüzinle kaçabiliyorlar, aktif bir yanardağın eteklerinden, gürül gürül akan lavların önünde, ateş topları arasında koşarak uzaklaşabiliyorlar. Belki filmin diğerlerinden ayıran en önemli fark, bu kez Dünya’nın sonunun kesin olduğu (yani Amerika Başkanı bile kurtaramaz artık bizi) ve bu kesinlik içinde biraz da olsa kurtulma ümidi taşıyanların son derece seçkin (zengin) insanlar olması. Kahramanlar ise elbette bu seçkinlerden değil. Büyük tesadüfler sonucunda olaya uyanan sıradan insanlar. Çünkü sıradan halk (artık ayyuka çıkan komplo teorilerini kaşımak için olsa gerek), üç dört yıl öncesinden belli olan felaketin boyutlarını son dakikaya kadar bilmiyor, öğrenemiyor.  Ancak filmin sonu çok daha ilginç. Her şey olup bittikten sonra ayakta kalan tek kıta Afrika. Ve Amerikalıların liderliğindeki seçkinler bir milyar dolar ödeyerek bindikleri geminin rotasını Ümit Burnu’na çeviriyor. Dünya yıkıldıktan sonra bile sömürgecilik devam ediyor.</p>
<p><img class="aligncenter size-full wp-image-737" title="2012_01" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/11/2012_01.jpg" alt="2012_01" width="300" height="446" /></p>
<p><strong>Yazan: Özgür Kurtuluş<br />
Kasım, 2009</strong></p>
<li>
<h2>Kayıt olun</h2>
<p>Eposta adresinizi bırakarak yeni yazılardan ve güncellemelerden haberdar olabilirsiniz. Eposta adresiniz hiçbir şart altında hiç kimseyle paylaşılmayacaktır. Teşekkürler.<br />
<a href="http://feedburner.google.com/fb/a/mailverify?uri=medyakulturu&amp;loc=en_US">Kayıt olmak için tıklayın</a></li>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.medyakulturu.com/?feed=rss2&amp;p=736</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>PARANORMAL ACTIVITY</title>
		<link>http://www.medyakulturu.com/?p=723</link>
		<comments>http://www.medyakulturu.com/?p=723#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Nov 2009 15:41:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özgür Kurtuluş</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[SİNEMA]]></category>

		<category><![CDATA[TÜM YAZILAR]]></category>

		<category><![CDATA[VİTRİN]]></category>

		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<category><![CDATA[Hollywood]]></category>

		<category><![CDATA[Korku]]></category>

		<category><![CDATA[Oyuncu]]></category>

		<category><![CDATA[Yönetmen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.medyakulturu.com/?p=723</guid>
		<description><![CDATA[Paranormal Activity (2007), daha önce hiç sinema deneyimi olmayan Oral Peli’nin ilk yönetmenlik denemesi. Hayaletlerden korkan Peli uykudayken evde neler olup bittiğini merak etmiş ve evini kameralarla donatmış. Daha sonra bundan iyi bir film çıkar diyerek işe koyulmuş. Uzun bir süre evinin dekorasyonunu değiştirmekle uğraştıktan sonra yedi gün içinde senaryosuz bir şekilde arkadaşlarıyla birlikte bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Paranormal Activity (2007), daha önce hiç sinema deneyimi olmayan Oral Peli’nin ilk yönetmenlik denemesi. Hayaletlerden korkan Peli uykudayken evde neler olup bittiğini merak etmiş ve evini kameralarla donatmış. Daha sonra bundan iyi bir film çıkar diyerek işe koyulmuş. Uzun bir süre evinin dekorasyonunu değiştirmekle uğraştıktan sonra yedi gün içinde senaryosuz bir şekilde arkadaşlarıyla birlikte bu filmi çekmiş.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-725 aligncenter" title="paranormal_02" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/11/paranormal_02.jpg" alt="paranormal_02" width="400" height="593" /></p>
<p>Paranormal Activity (doğaüstü olaylar diye çevrilebilir) konusundan çok yapım hikâyesi ve pazarlamasıyla konuşulan bir korku filmi. Blair Cadısı (Blair Witch Project) ile popülerleşen el kamerası, ucuz ve doğal efektler ve tanınmayan oyuncular ile gerçeklik hissini artırma stratejisinin yeni bir örneği var karşımızda. İki yıl önce bağımsız bir yapım olarak çekilen ve gösterim imkanı bulamayan film dönüp dolaşıp Dreamworks’ün (Steven Spielberg) önüne gelmiş.  Spielberg filmi seyretmiş, beğenmiş ve satın almış. Bu süre içinde birkaç sinema salonunda özel gösterimler düzenlenmiş, filmin tekrar çekilmesi düşünülmüş, bazı sahneler eklenmiş, çıkartılmış. Ancak bu iki sene içinde yapılan daha önemli bir şey film hakkında internet üzerinden büyük bir beklenti ve gizem yaratılmış olması. İnternetin yaygınlaşmasıyla artık sıkça kullanılan virütik pazarlama (viral marketing) ve kulaktan kulağa  (word of mouth) yöntemleriyle, filmi bir şehir efsanesi haline getirmek için uğraşılmış. Filmi izleyen az sayıda “şanslı kişi”, bu süre boyunca sinema sitelerinde, bloglarda ve video paylaşım sitelerinde “hayatlarında seyrettikleri en korkunç deneyimi” anlata anlata bitirememişler. Ve nihayet film Amerika’da gösterime girdiğinde ilk üç hafta sonucunda yüz milyon doları aşan bir gişeyle tüm emeklerin karşılığını vermiş. On beş bin dolara mal olduğu söylenen bir film için büyük, çok büyük bir ticari başarı.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-726 aligncenter" title="paranormal_03" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/11/paranormal_03.jpg" alt="paranormal_03" width="500" height="285" /></p>
<p>Biraz Şeytan (Exorcist, 1973), biraz Kötü Ruh (Poltergeist, 1982) ve bolca Blair Cadısı (The Blair Witch Project, 1999) olarak özetlenebilir Paranormal Activity. Daha filmin hemen başında filmdeki ana karakterlerin, Micah and Katie’in ailelerine ve San Diego polisine, yapılan işbirliğinden ötürü teşekkür edilmesi tıpkı Blair Cadısı’nda olduğu gibi birazdan seyredeceğimiz görüntülerin kurgu değil “gerçekten gerçek” olduğuna inandırma çabasının ilk emaresi. Film, Micah ve Katie adlı iki sevgilinin yaşadıkları evde kötü ruhlar tarafından özellikle gece uykudayken rahatsız edilmesini anlatıyor. Micah evde neler olup bittiğini anlamak için bir kamera satın alıyor ve evde geçirdikleri zamanın büyük bölümü kayda alıyor. Özellikle çiftin uyuduğu zaman dilimi içinde kameranın kaydettiği ses ve görüntüler başlıca gerilim unsurunu oluşturuyor. Filmin neredeyse yarısını kapsayan gece çekimleri seyirciye “siz uyurken evde neler olup bitiyor hiç düşündünüz mü?” mesajını pompalıyor ki filmdeki en önemli gerilim unsuru da işte bu.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-728 aligncenter" title="paranormal_05" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/11/paranormal_05.jpg" alt="paranormal_05" width="400" height="273" /></p>
<p>Açıkcası internette yazılanları okuyunca filmle ilgili büyük bir beklenti oluşuyor ancak filmin bu beklentiyi karşılamaktan uzak olduğunu söylemeliyim. Yaklaşık doksan dakikalık filmde son on dakikaya kadar neredeyse hiçbir şey olmuyor. Ancak filmin fragmanında yer alan ön gösterim sırasında korkudan koltuğundan fırlayan izletyici görüntüleri, film hakkında duyduklarınızın ve okuduklarınızın etkisiyle sürekli bir gerilim içindesiniz. “Ha oldu ha olacak” şeklinde bir ruh hali içinde film kendini seyrettiriyor. Üstelik filmin hiçbir bölümünde şaşırmamanız ve  nelerin olabileceğini ve filmin nasıl biteceğini kolaylıkla tahmin edebilmenize rağmen. Filmde yeni hiçbir şey yok. Korku filmlerinde yıllardan beri yapılagelenin amatör kamerayla yinelenmesinde orjinal olan bir şey yok.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-724 aligncenter" title="paranormal_06" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/11/paranormal_06.jpg" alt="paranormal_06" width="400" height="249" /></p>
<p>Paranormal Activity  korku filmi meraklıları ve korku filmlerinden (ve büyükannelerinin anlattığı hikayelerden) gerçekten korkanlar ve üç harflilere inananlar için ilginç bir deneyim olabilir. Özellikle de evde ışıklar kapalı yüksek sesle izlenildiğinde bir hatta birkaç geceyi tedirgin geçirmenize sebep olabilir. Çünkü film birçok insanı evde yalnız kaldığında tırstıran “evde biri mi var” hissi üzerine kurulu. Ancak eleştirilerde abartılan kadar &#8220;korkunç&#8221; bir film olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki bir korku filmini iyi yapan onun korkunçluğu da değildir. Karakterlerin hissettiği korku, psikolojik dalgalanmalar ve bunu izleyici geçirebilmesi, izleyicinin kendi korkularıyla, karakterlerin korkuları arasında ilişki kurabilmesi kısaca özdeşleşebilmesi iyi korku filmlerinin temel özelliğidir.  Bu da ancak iyi bir dramatik kurgu ve oyunculukla mümkün. Amatör oyuncularının doğallığı ya da doğallık çabası Paranormal Activity’i bu anlamda vasatın üzerine çıkaramıyor. Açıkcası insan film boyunca karakterlerin neden evden çıkıp gitmediklerini ve onca gerilimli an yaşarlarken neden sürekli kamerayı taşıdıklarını sormaktan kendini alamıyor. Blair Cadısı bu tür problemleri kolaylıkla aşmış bir filmdi.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-727 aligncenter" title="paranormal_04" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/11/paranormal_04.jpg" alt="paranormal_04" width="400" height="213" /></p>
<p>Amatör kamera ile çekilen filmlere baktığımızda Yaratık (Gwoemul, 2005), Canavar (Cloverfield, 2007), Ölüm Çığlığı (Rec, 2007) ve tabi ki öncülleri Blair Cadısı ile birlikte bu tür yapımların en iyileri olarak görülebilir. Güney Kore yapımı Yaratık ve TV dizileriyle adını duyuran J.J. Abrams’ın Canavar’ı, adları üzerinde yaratık ve canavar filmleriydi. İspanyol yapımı Ölüm Çığlığı ise bir zombi filmiydi ve  sadece korkutmakla kalmayıp, gerek kurgusu gerekse karakterleriyle sağlam bir yapım olarak da öne çıkıyordu. Ancak bu filmlerin Paranormal Activity’den bir önemli farkı var. Bu filmler düşük bütçeli yapımlar değildi. Açıkcası Paranormal Activity’nin düşük bütçesi de yapım hikâyesi de beni heyecanlandırmadı. Sonuçta bir film ne kadara mâl olursa olsuz biz seyretmek için yine aynı zamanı harcıyor, aynı parayı ödüyoruz. Öyle değil mi Spielberg?</p>
<p><strong>Yazan: Özgür Kurtuluş<br />
Kasım, 2009</strong></p>
<li>
<h2>Kayıt olun</h2>
<p>Eposta adresinizi bırakarak yeni yazılardan ve güncellemelerden haberdar olabilirsiniz. Eposta adresiniz hiçbir şart altında hiç kimseyle paylaşılmayacaktır. Teşekkürler.<br />
<a href="http://feedburner.google.com/fb/a/mailverify?uri=medyakulturu&amp;loc=en_US">Kayıt olmak için tıklayın</a></li>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.medyakulturu.com/?feed=rss2&amp;p=723</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>WESTWORLD: BATI DÜNYASINDA YENİ BİR ŞEY VAR!</title>
		<link>http://www.medyakulturu.com/?p=709</link>
		<comments>http://www.medyakulturu.com/?p=709#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Oct 2009 15:10:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özgür Kurtuluş</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[SİNEMA]]></category>

		<category><![CDATA[VİTRİN]]></category>

		<category><![CDATA[Bilim Kurgu]]></category>

		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<category><![CDATA[Hollywood]]></category>

		<category><![CDATA[Oyuncu]]></category>

		<category><![CDATA[Yönetmen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.medyakulturu.com/?p=709</guid>
		<description><![CDATA[Yul Brynner çocukluğumda beni en çok etkileyen yabancı oyunculardan biriydi. Bir kere her zaman dazlaktı (Daha sonraları saçlı hallerini de gördüm tabi). Ancak asıl etki gözlerindeydi. Tuhaf hatta korkutucu bakıyordu. Fakat bir taraftan da, özellikle güldüğü zamanlar sempatik görünüyordu. Sanki gözlerinden kimi zaman kara kimi zaman beyaz bulutlar geçiyor, zaman zaman da şimşekler çakıyordu. Yakışıklı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yul Brynner çocukluğumda beni en çok etkileyen yabancı oyunculardan biriydi. Bir kere her zaman dazlaktı (Daha sonraları saçlı hallerini de gördüm tabi). Ancak asıl etki gözlerindeydi. Tuhaf hatta korkutucu bakıyordu. Fakat bir taraftan da, özellikle güldüğü zamanlar sempatik görünüyordu. Sanki gözlerinden kimi zaman kara kimi zaman beyaz bulutlar geçiyor, zaman zaman da şimşekler çakıyordu. Yakışıklı desem değil, çirkin desem değil&#8230; Velhasıl kelam etkileyici ve unutulmaz bir yüz, bir oyuncuydu Yul Brynner. Oyunculuk gücü ve yeteneği ise tartışılmazdı.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-712 aligncenter" title="westworld03" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/10/westworld03.jpg" alt="westworld03" width="263" height="300" /></p>
<p>Yul Brynner’in en etkilendiğim filmi ise Westworld (Batı Dünyası) olmuştur. Henüz 9-10 yaşlarında TRT’de seyrettiğimi hatırlıyorum. Tabi o zamanlar 1973 yapımı bu filmin Hoolywood’un en yaratıcı bilim kurgu-western örneklerinden biri olduğunu bilmiyordum. Sadece korktuğumu, çevremde de robot-insanların olup olmadığını düşündüğümü hatırlıyorum.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-715" title="westworld06" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/10/westworld06.jpg" alt="westworld06" width="205" height="300" /></p>
<p>Westworld bir televizyon reklamıyla açılır. Westworld adındaki tatil mekanı tanıtılır. Burası Vahşi Batı konseptinde kurulmuş yapay bir kasabadır. Bundan başka Roman World ve Medieval World adlı Eski Roma ve Ortaçağ Avrupa kasabalarından oluşan başka ortamlar da vardır. Westworld’de yer alan insansı robotlar (androidler) sayesinde parayı bastıran her Amerikalı turist, kovboylarla düellolara girebilecek, kasabanın barındaki geleneksel kavgalara karışabilecek, güzel android kızlarla iyi vakit geçirebilecektir. Hatta android robotları öldürmek ve onlarla sevişmek bile mümkündür. Ve bütün bu macera tamamen güvenlidir. Anlayacağınız “gerçek” bir “simülasyon”.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-711" title="westworld08" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/10/westworld08.jpg" alt="westworld08" width="281" height="400" /></p>
<p>Olaylar Peter Martin (Richard Benjamin) ve John Blane (James Brolin) adındaki macerasever tatilcilerin bu yüksek teknoloji ile donatılmış eğlence parkı’na gitmesiyle başlıyor. Ancak güzel başlayan tatil androidlerin kontrolden çıkmasıyla bir kabusa dönüşüyor. Tatilciler kendilerini birden bire gerçek bir vahşi batı kasabasında buluyorlar. Android kovboyların saldırısına uğrayan tatilciler kasabadan kurtulmak için bir ölüm kalım mücadelesine giriyorlar. Bu sırada robotları kontrol eden bilim adamları da bu hatayı bir deneye dönüştürme çabası içine giriyorlar.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-713" title="westworld04" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/10/westworld04.jpg" alt="westworld04" width="544" height="231" /></p>
<p>Yul Brynner filmde Westworld’un gözü kara android silahşörlerinden biri rolünde. Ğrogramlanması gereği görevi tatilcileri eğlemek olan Yul (filmde geçen bir adı yok) kontrolden çıkınca manyak bir katile dönüşüyor.  Elbette tip itibariyle bir androidi en iyi canlandıracak aktörlerden biri. Belki bu yüzden sinema tarihinin ilk androidi olma şerefine nail oluyor.  Westworld için bu anlamda robotların androidliğe terfi ettiği film denilebilir. Elbette bu bir tesadüf değil. Makyaj gerektirmeden, Yul Brynner’dan daha iyi android olabilecek başka birini düşünemiyorum.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-full wp-image-714 aligncenter" title="westworld05" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/10/westworld05.jpg" alt="westworld05" width="450" height="294" /></p>
<p>Filmin yönetmeni Michael Crichton aslında bir bilim kurgu yazarı. Westworld onun ilk filmi. Daha sonra da çok önemli filmler yönetmemiş ancak kendi yazdığı özgün senaryolar ve romanlarından uyarlanan senaryolarla birçok önemli filme imza attı. 975’de yazdığı “The First Great Train Robbery” romanını ise 1979’da sinemaya uyarladı. Böylece 19. Yüzyılla da ilişkisi olduğunu ispatladı, Viktoryen İngiltere’de geçen bir suç hikayesine imza atarak. 1976’da yazdığı “Easters of The Dead”, “13. Savaşçı” adıyla 1999’da; 1980’de yazdığı “Congo”, 1995’de; 1987’de yazdığı “Küre” (“Sphere”), 1997’de; 1990’da yazdığı “Jurassic Park”, 1993’de; 1992’de yazdığı “Rising Sun”, 1993’de; 1994’de yazdığı “Taciz” (“Disclosure”), aynı yıl içinde; 1995’de yazdığı “Kayıp Dünya” (“The Lost World”), 1997’de; 1999’da yazdığı “Timeline” ise, 2003’de sinema filmlerine uyarlandılar. Velhasıl kendisi Holywood’un önemli yazar-senaristlerinden. Ancak bütün bu filmler içinde bence en önemlisi Westworld.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-full wp-image-716" title="westworld07" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/10/westworld07.jpg" alt="westworld07" width="407" height="300" /></p>
<p>Westworld’ü önemli yapan elbette öncü bir film olması. Düşünürseniz 1973 yılında ne internet, ne bilgisayar oyunları ne de sanal gerçeklik durumları gündemde değilken yapılmış bir film. Dark City, Matrix, ne Truman Show gibi filmlerle zirve yapan ‘yaratılmış dünya” içinde farkında olmadan yaşayan insancıklar temasını öncülüyor.  Aynı zamanda ürkütücü bir distopya ve android filmlerinin de ilk örneklerinden sayılıyor. Gerçi Filmin ana teması yani kontrolden çıkan androidler insanlara saldırırlar düşüncesi bir yenilik içermiyor. 60’lar boyunca kontrolden çıkarak insanlara saldıran robotlarla ilgili bir çok kitap yazıldı ve filmler yapıldı. Teknoloji her zaman bir korku unsuru olarak kullanıldı. Ancak tehditin, insan bedenine bürünen teknolojiden gelmesi yeni bir düşünceydi.  Bu anlamda Westworld’ün kültleştiğini ve  kendinden sonraki birçok distopya bilim kurgu filmini etkilediğini söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>Yazan: Özgür Kurtuluş<br />
Ekim, 2009</strong></p>
<li>
<h2>Kayıt olun</h2>
<p>Eposta adresinizi bırakarak yeni yazılardan ve güncellemelerden haberdar olabilirsiniz. Eposta adresiniz hiçbir şart altında hiç kimseyle paylaşılmayacaktır. Teşekkürler.<br />
<a href="http://feedburner.google.com/fb/a/mailverify?uri=medyakulturu&amp;loc=en_US">Kayıt olmak için tıklayın</a></li>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.medyakulturu.com/?feed=rss2&amp;p=709</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>HER ŞEY AYDINLANDI!</title>
		<link>http://www.medyakulturu.com/?p=604</link>
		<comments>http://www.medyakulturu.com/?p=604#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 May 2009 16:23:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özgür Kurtuluş</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[SİNEMA]]></category>

		<category><![CDATA[TÜM YAZILAR]]></category>

		<category><![CDATA[Besteci]]></category>

		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<category><![CDATA[Hollywood]]></category>

		<category><![CDATA[MÜZİK]]></category>

		<category><![CDATA[Oyuncu]]></category>

		<category><![CDATA[Yönetmen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.medyakulturu.com/?p=604</guid>
		<description><![CDATA[Amerika Birleşik Devletleri’ni “süper” güç olma dışında diğer bütün ülkelerden farklılaştıran bir başka özelliği daha var, ABD bir göç ülkesi. Neredeyse tüm vatandaşlarının kökleri başka kıtalarda bulunuyor. Kökleri Amerika’da olan Kızılderililerin ise numune olarak sağ bırakılan ve itinayla asimile edilen birkaç bini dışında yok edildiklerini biliyoruz. Kurulduğu günden beri hatta kurulmadan önce bile Dünya’nın neredeyse [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Amerika Birleşik Devletleri’ni “süper” güç olma dışında diğer bütün ülkelerden farklılaştıran bir başka özelliği daha var, ABD bir göç ülkesi. Neredeyse tüm vatandaşlarının kökleri başka kıtalarda bulunuyor. Kökleri Amerika’da olan Kızılderililerin ise numune olarak sağ bırakılan ve itinayla asimile edilen birkaç bini dışında yok edildiklerini biliyoruz. Kurulduğu günden beri hatta kurulmadan önce bile Dünya’nın neredeyse her bölgesinden insanların yerleştiği, halen de yerleşmekte olduğu kelimenin tam anlamıyla kozmopolit bir ülke ABD. Tek bir kıtadan oluşan bir Dünya modeli sanki, ya da , Dünya üzerindeki her kültürün beslediği bir üst kültür gibi.. Bu anlamda ABD’nin Dünya ile kültürel ilişkisi sadece dayattığı (sattığı) popüler kültürle değil, vatandaşlarının kökleriyle olan etkileşimiyle de kuruluyor. Başkanlarının babasının bile Kenyalı olduğu düşünüldüğünde Amerika ile Dünya’nın geri kalanı arasındaki kültürel bağlantıların gücü ve çeşitliliği tahayyül edilebilir.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-605" title="everything_is_illuminated01" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/05/everything_is_illuminated01-203x300.jpg" alt="everything_is_illuminated01" width="203" height="300" /></p>
<p>Her Şey Aydınlandı (Everything is Illuminated, 2005) Amerikalıların kökleriyle olan ilişkisi üzerine bir film. Bir Yahudi Ailenin oğlu olan Jonathan, ailesine ait eşyaları biriktiren, takıntılı bir koleksiyoner. Koleksiyonun en değerli parçalarından biri, Büyükbabasının ölürken ona bıraktığı, içinde bir çekirge fosili olan amber (kehribar) taşı. Daha sonra eline geçen yine Büyükbabasına ait çok eski bir fotoğrafta, bu taşın gizemli bir kadının boynunda görünce köklerini araştırmaya, Büyükbabasının doğduğu Ukranya’ya gitmeye karar veriyor.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-607" title="everything_is_illuminated03" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/05/everything_is_illuminated03-300x197.jpg" alt="everything_is_illuminated03" width="300" height="197" /></p>
<p>Büyükbabası İkinci Dünya Savaşı sırasında  Nazilerden kaçmak için ardında hamile karısını ve tüm ailesini bırakarak Amerika’ya göç etmiş, mülteci olarak ABD’ye yerleşmiş, daha sonra ailesini yanına aldırmak istemiş ancak karısı ve ailesi Naziler tarafından çoktan katledilmiştir. Amerika’da yeni bir hayata başlayan büyükbabanın torununa mirası ise on köklerinden kalan son hatıralar olan eski bir fotoğraf ve bir kehribar taşı olur.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-606" title="everything_is_illuminated02" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/05/everything_is_illuminated02-300x178.jpg" alt="everything_is_illuminated02" width="300" height="178" /></p>
<p>Jonathan Ukranya’ya gittiğinde elbette kendi kültüründen çok farklı bir kültürle karşılaşır. Rehber olarak tuttuğu Alex ve onlara şöförlük yapacak olan Alex’in büyükbabası (ki onun adı da Alex) Ukranya’daki farklı kuşakları temsil ederler. Alex Amerikan hayranıdır, zencilere tapar (ki bu yüzden onlara “zenci” demekten çekinmez ve bunun neden ayrımcılık olduğunu bir türlü anlayamaz) Amerikan müziği dinler, Amerikan tarzı giyinir. Büyükbaba ise ununu elemiş, eleğini asmış artık dinlenmek istemektedir. Jonathan’ın ailesinin bulmak onun son işi olacaktır. Karısını iki yıl önce kaybetmiş ve o günden beri kör olduğunu iddia etmekte, yanında huysuz, deli ama karakterli köpeği Sammy Davis Jr. Jr.olmadan göremeyeceğini düşünmektedir. Bu üçlünün Ukranya’nın kırsalına yaptığı yolculuk sadece Jonathan için değil, diğer ikisi için de geçmişe, tarihe ve köklere doğru  bir yolculuğa dönüşür. İkinci Dünya savaşı sırasında küçük insanların yaşadığı acılar, komünizm sonrası Ukranya’daki değişim, Amerikalıların köklerine dönüşü temalarının üzerinde gelişen filmin asıl odaklandığı nokta ise köklerin ve geçmişin insanın kimliği üzerindeki yapıcı/yıkıcı etkileri.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-610" title="everything_is_illuminated06" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/05/everything_is_illuminated06-300x169.jpg" alt="everything_is_illuminated06" width="300" height="169" /></p>
<p>Her Şey Aydınlandı, bir yol-komedi filmi. Son olarak Wolverin The Origins’de Victor karakteriyle etrafa dehşet saçan bir mutant olarak izlediğimiz Liev Schreiber’in yazdığı ve yönettiği ilk ve şu ana dek son film. Schreiber filmini, Jonathan Safran Foer’in yazdığı aynı adlı yarı otobiyografik romandan uyarlamış. Romanın hikayesi ise ayrıca ilginç  Foer bu romanı Princeton Üniversitesi’nde okurken dönem ödevi olarak yazmış. Ancak gerek dili, gerek kurgusuyla öğrenciler arasında çok sevilen roman daha sonra basılmış ve best-seller olmuş. Kitabı okumadım ancak filmdeki birçok metaforda (ayçiçeği tarlasının içinde bir ev, gece gündüz sürekli takipte bir dolunay gibi) edebi tatlar hissettim.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-609" title="everything_is_illuminated05" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/05/everything_is_illuminated05-300x197.jpg" alt="everything_is_illuminated05" width="300" height="197" /></p>
<p>Filmin oyuncuları da oldukça ilginç. Amerikan yahudisi Jonathan rolünde Elijah Wood var. Yüzüklerin Efendisi (Lord Of The Rings, 2001-2002-2003) üçlemesinden sonra kolay kolay başka rollerde inandırıcı olamayacağını düşündüğüm, Wood Günah Şehri’ndeki (Sin City, 2005) psikopat Kevin rolüyle beni hemen yanıltmıştı. O zamandan beridir oynadığı her rolde iyi bir aktör olduğunu gösteriyor. Günah Şehri ile aynı yıl çekilmiş olan Her Şey Aydınlandı’nın ilk yarısında ise zaten iri olan gözlerini iyice belirginleştiren gözlükleri ve donukluğu ile Yüzüklerin Efendisi’nin Fredo’sunu değil Günah Şehri’nin Kevin’ini hatırlatıyor. Köklerinden tamamen kopmuş Amerikan hayranı Ukraynalı Alex rolünde ise bir sürpriz var. Son zamanların popüler grubu Gogol Bordello’nun solisti Eugene Hutz..Hutz’un oyunculuğu kıvırdığı kesin. Oldukça dinamik, eğlenceli bir karaktere hayat veriyor.  Filmin üç numarası Alex’in büyükbabası rolünde ise Rus oyuncu Boris Leskin rol alıyor.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-608" title="everything_is_illuminated04" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/05/everything_is_illuminated04-300x197.jpg" alt="everything_is_illuminated04" width="300" height="197" /></p>
<p>Her Şey Aydınlandı akıcı, gerek görüntüleri gerekse müzikleri ile doyurucu bir film. Balkan müzikleri filme bir Kusturica havası vermiş. Diyaloglar  yerli yerinde, espri unsuru dozunda. Seyredilesi, üzerine konuşulası bir film.</p>
<p><strong>Yazan: Özgür Kurtuluş<br />
Mayıs, 2009</strong></p>
<li>
<h2>Kayıt olun</h2>
<p>Eposta adresinizi bırakarak yeni yazılardan ve güncellemelerden haberdar olabilirsiniz. Eposta adresiniz hiçbir şart altında hiç kimseyle paylaşılmayacaktır. Teşekkürler.<br />
<a href="http://feedburner.google.com/fb/a/mailverify?uri=medyakulturu&amp;loc=en_US">Kayıt olmak için tıklayın</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.medyakulturu.com/?feed=rss2&amp;p=604</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>ÇİZGİ İLE EDEBİYATIN BEKLENDİK KARŞILAŞMASI: DELİ GÜCÜK</title>
		<link>http://www.medyakulturu.com/?p=592</link>
		<comments>http://www.medyakulturu.com/?p=592#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 May 2009 15:05:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özgür Kurtuluş</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[EDEBİYAT]]></category>

		<category><![CDATA[TÜM YAZILAR]]></category>

		<category><![CDATA[VİTRİN]]></category>

		<category><![CDATA[ÇİZGİ]]></category>

		<category><![CDATA[Çizer]]></category>

		<category><![CDATA[Çizgi Roman]]></category>

		<category><![CDATA[Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.medyakulturu.com/?p=592</guid>
		<description><![CDATA[Memleketimizde çizgi roman muhabbeti açılınca nostaljik bir hava hasıl olur. Altmışların, yetmişlerin çocukluk kahramanları hatırlanmaya başlanır. Tommiks, Teksas, Zagor, Mandrake… Söz yerli çizgi romana gelince Tarkan, Kara Murat, Yüzbaşı Volkan akla ilk gelenlerdendir. Sanki bahsedilen çocukluğumuzda kalmış bir ramazan eğlencesi, bir düğün adetidir. Böyle bakılır çizgi romana: Sahaf raflarında karşılaşılan eski bir dost, kültürel tarihimizin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Memleketimizde çizgi roman muhabbeti açılınca nostaljik bir hava hasıl olur. Altmışların, yetmişlerin çocukluk kahramanları hatırlanmaya başlanır. Tommiks, Teksas, Zagor, Mandrake… Söz yerli çizgi romana gelince Tarkan, Kara Murat, Yüzbaşı Volkan akla ilk gelenlerdendir. Sanki bahsedilen çocukluğumuzda kalmış bir ramazan eğlencesi, bir düğün adetidir. Böyle bakılır çizgi romana: Sahaf raflarında karşılaşılan eski bir dost, kültürel tarihimizin unutulmaya yüz tutmuş bir sayfası gibi.</p>
<div id="attachment_594" class="wp-caption aligncenter" style="width: 221px"><img class="size-medium wp-image-594" title="01" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/05/01-211x300.jpg" alt="01" width="211" height="300" /><p class="wp-caption-text">Kapak Resimleme ve Logo: Korkut Öztekin</p></div>
<p>Elbette öyle değil. Çizgi roman deyince, özellikle son otuz yıldır giderek çeşitlenerek farklı yaşlara, zevklere, hitap edebilmeyi başarmış,  uçsuz bucaksız bir sanat dalı, bir kültürel üretim alanından bahsediyoruz. Amerika’da, Brezilya’da, Japonya’da, Fransa’da, Kore’de ve daha birçok ülkede milyonları bulan satışlara ulaşan, tür (janr) çeşitliliğiyle sinema ile yarışan, farklı sanat dallarına ilham veren ilham alan, ismi üstünde edebiyatla çizginin kesiştiği bir noktada saygınlık kazanan bir kültürel üretim ve tüketim alanı. Bizdeki bu nostalji tınısı ise ancak memleketimize özgü özellikle seksen sonrası giderek kuraklaşan kültürel iklimimizle, gün geçtikçe sığlaşan kitap okuma alışkanlıklarımızla açıklanabilir.</p>
<div id="attachment_595" class="wp-caption aligncenter" style="width: 223px"><img class="size-medium wp-image-595" title="02" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/05/02-213x300.jpg" alt="02" width="213" height="300" /><p class="wp-caption-text">Çizim: Murat Gürdal Akkoç</p></div>
<p>Bana bütün bunları bir iki gün önce elime geçen Deli Gücük: Osmanlı Taşrasında Dehşet ve Korku Hikâyeleri adlı çizgi roman kitabı düşündürüyor. Birçok yazar ve çizerin kolektif çalışmasıyla ortaya çıkmış, çizgi roman, öykü ve ilüstrasyonlardan oluşmuş bir anlatı Deli Gücük. Anadolu söylencelerinden, deyişlerinden esinlenerek tasarlanmış bir karakterin çevresinde, Osmanlı’nın tarih kitaplarından pek görmediğimiz yüzünü, taşrasını mekan bellemiş hikâyeler, farklı anlatıcıların, çizer ve yazarların kaleminden anlatılıyor.  Bas baya ilginç, memleketimizde görmeye pek alışık olmadığımız tarzda bir çalışma. Kitabın arka kapağındaki, “Memleket kokan adalet. Huzursuz seyyah, kargalarla konuşan adam, yalan dünya, kahrolası hayat&#8230; Deli Gücük, Osmanlı taşrasında, dünyayla, alçaklarla, kendiyle hesaplaşıyor.” yazısı kitabın kahramanı hakkında bir ilk izlenim veriyor ama yeterli değil. Sayfaları karıştırdıkça karşımıza kimi zaman bir cezalandırıcı, kimi zaman bir derviş, kimi zaman çocukları korkutmak için adı anılan bir öcü çıkıyor. Her zaman iyinin, güçsüzün, haksızlığa uğramışın arkasında duran tam bir kahraman Deli Gücük. Ama çizgi roman sayfalarında görmeye alıştığımız kahramanlardan farklılığını da hemen hissettiriyor. Çirkin, tekinsiz, ürkütücü bir görüntüsü var. Sevilesi değil, zaten ne sevmek de ne sevilmekte gözü var gibi görünüyor. Yalnızlığı sanki ezelden ebediyete uzanıyor. Çoğu zaman çevresinde dolanan ve bazı hikâyelerde konuşan yedi kargasından başka yoldaşı yok. Belki de bu yalnızlığın verdiği güçle eşkıyaların, katillerin, ağaların, riyakâr idarecilerin karşısına dikilirken, masum güçsüz insanların hakkını ararken amansız, acımasız, keskin bir adaleti savunabiliyor. Daha kitabın ilk sayfalarında yer alan bir epigrafla ödemesi gereken bedelin farkında olduğunu söylüyor: “Doğru söylerim halk razı değil, eğri söylerim Hak razı değil.”</p>
<div id="attachment_596" class="wp-caption aligncenter" style="width: 222px"><a href="http://www.medyakulturu.com/wp-admin/"><img class="size-medium wp-image-596" title="03" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/05/03-212x300.jpg" alt="03" width="212" height="300" /></a><p class="wp-caption-text">Çizim: Ozan Küçükusta</p></div>
<p>Kahraman elbette önemli ama Deli Gücük’teki hikâyeler kahramanın ekseninde gelişmiyor. Hatta kimi zaman Deli Gücük sadece adıyla var oluyor, oradan geçen bir yabancı oluyor. Hikayeler dönemin insanlarının hayata karşı duruşunu, var oluşunu ve ilişki biçimlerini yansıtan fotoğraflara dönüşüyor. Öte yandan yazarlar hikâye başındaki epigraflarla Paul Auster’dan Kemal Tahir’e, Mehmet Akif’ten Marqueze kadar birçok edebiyatçının metinlerine, fantastik ve korku edebiyatına referanslarla; dini, mitolojik, masalsı inanışları harmanlayarak katmanlı okumalara imkan tanıyor. Basbayağı edebi bir tat oluşuyor. Çizerlerin kendi tarz ve yorumlarıyla resmettiği karelerle görselleşen anlatı okurlar için her sayfada sürpriz detaylar vaat ediyor.</p>
<div id="attachment_597" class="wp-caption aligncenter" style="width: 205px"><img class="size-medium wp-image-597" title="04" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/05/04-195x300.jpg" alt="04" width="195" height="300" /><p class="wp-caption-text">Çizim: Koray Kuranel</p></div>
<p>Deli Gücük, çizgi romanın çocuklara yönelik olduğu önyargısını da kıran bir çalışma. Kitabın kapağında on üç yaşından küçükler için uygun olmadığını belirten bir ifade var. Yetişkinlere yönelik hazırlanmış bir kitap. Benim gibi çizgi roman okurları içinse bir kitaptan öte tekrar tekrar okunduğundan fark edilen ayrıntılarla, çizgi roman kareleri içine gizlenmiş sürprizlerle zenginleşerek artan bir deneyim. Çizgi roman ve edebiyat dünyamızda farklı bir lezzet, her sayfasının büyük bir emek ürünü olduğunu belli eden özgün bir çalışma Deli Gücük.</p>
<p><strong>Yazan: Ayhan Savman<br />
Mayıs, 2009</strong></p>
<li>
<h2>Kayıt olun</h2>
<p>Eposta adresinizi bırakarak yeni yazılardan ve güncellemelerden haberdar olabilirsiniz. Eposta adresiniz hiçbir şart altında hiç kimseyle paylaşılmayacaktır. Teşekkürler.<br />
<a href="http://feedburner.google.com/fb/a/mailverify?uri=medyakulturu&amp;loc=en_US">Kayıt olmak için tıklayın</a>></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.medyakulturu.com/?feed=rss2&amp;p=592</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>KENDİ HALİNDE BİR ADAMDI&#8230;</title>
		<link>http://www.medyakulturu.com/?p=577</link>
		<comments>http://www.medyakulturu.com/?p=577#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2009 16:14:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Özgür Kurtuluş</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[PORTRE]]></category>

		<category><![CDATA[SİNEMA]]></category>

		<category><![CDATA[TELEVİZYON]]></category>

		<category><![CDATA[TÜM YAZILAR]]></category>

		<category><![CDATA[VİTRİN]]></category>

		<category><![CDATA[Elestiri]]></category>

		<category><![CDATA[Film]]></category>

		<category><![CDATA[Hollywood]]></category>

		<category><![CDATA[Oyuncu]]></category>

		<category><![CDATA[Yönetmen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.medyakulturu.com/?p=577</guid>
		<description><![CDATA[Sıradan Bir Gündü (He Was A Quite Man, 2007), American Yakuza (1993) ve No Way Back  (1995) gibi iki sıradan aksiyon filmi yapmış, Constantine (2005) gibi başarısız bir çizgi roman uyarlamasının senaryo ekibinde yer almış Frank A. Cappello&#8217;nun çektiği bağımsız bir film. Yönetmenin yaptıklarına bakıldığında senaryosunu da kendi yazdığı bu film, filmografisinde ayrıksı bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sıradan Bir Gündü (He Was A Quite Man, 2007), American Yakuza (1993) ve No Way Back  (1995) gibi iki sıradan aksiyon filmi yapmış, Constantine (2005) gibi başarısız bir çizgi roman uyarlamasının senaryo ekibinde yer almış Frank A. Cappello&#8217;nun çektiği bağımsız bir film. Yönetmenin yaptıklarına bakıldığında senaryosunu da kendi yazdığı bu film, filmografisinde ayrıksı bir yere oturuyor. Mütevazi, bir karakter üzerine odaklanmış, modern toplum ve çalışma hayatı eleştirisi üzerine kurulmuş kişisel bir film Sıradan Bir Gündü.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="size-medium wp-image-578 aligncenter" title="quiteman_01" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/04/quiteman_01-225x300.jpg" alt="quiteman_01" width="225" height="300" /></p>
<p>Nedendir bilinmez, He Was a Quite Man (Kendi Halinde Bir Adamdı ya da Sakin Bir Adamdı diye çevrilebilir) ülkemizde iki yıllık bir gecikmeyle Sıradan Bir Gündü adıyla gösterime girdi. Halbuki filmin orjinal adı üçüncü sayfa cinnet haberlerinin bir klişesini vurguluyor. “Cinnet” geçirip karısını, çocuğunu, komşusunu öldüren sıradan insanlar hakkında yapılan haberlerin olmazsa olmazı, arkadaşların, komşuların, iş arkadaşlarının katil hakkında gazetecilere söylediği o bildik sözün altını çiziyor: “Kendi halinde bir adamdı. Sessiz sakin bir adamdı.” Böyle bir tanımlama sonrasında, “Ne oldu da böyle oldu?” sorusunun akla getirerek izleyicilerin merakını güçlendiriyor, başka bir değişle haberin ratingini artırıyor.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-579" title="quiteman_02" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/04/quiteman_02-300x199.jpg" alt="quiteman_02" width="300" height="199" /></p>
<p>Filmde de buna benzer bir durum söz konusu. Mutsuz, umutsuz, Amerikalıların deyişiyle kaybeden (loser)  bir ofis çalışanı olan Bob Maconel yalnız yapayalnızdır. Sosyal ilişkiler kuramaz. Çekici değildir (kel ve gözlüklü), demode giyinir, iki lafı bir araya getiremez, konuşurken karşısındakinin yüzüne bakamaz. Tek dert ortağı evinde beslediği japon balığıdır. Derdini ona anlatır, ondan tavsiyeler alır. Dışardan bakıldığında kendi haline bir adamdır ancak çalıştığı yeri havaya uçurma plânları yapmakta, gözüne kestirdiği bazı iş arkadaşlarının kafasına sıkma hayalleri kurmaktadır. Böylece berbat hayatını da görkemli bir şekilde sonlandırabilecektir. Balığı da onu bu konuda onu cesaretlendirir.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-581" title="quiteman_04" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/04/quiteman_04-300x199.jpg" alt="quiteman_04" width="300" height="199" /></p>
<p>Ancak bir başka umutsuz ofis çalışanı ondan önce davranır ve ofis çalışanlarını vurmaya başlar. Bob bu sırada kurtarıcı rolü üstlenir ve katili öldürerek, platonik aşkı Vanessa’nın hayatını kurtarır. Böylece bir kahraman olur. O güne kadar onu sürekli aşağılayan amiri ve iş arkadaşlarının gözünde birden popülerleşir. Şirketin üst katlarında yeni bir oda ve iş sahibi olur. Artık önemli birisidir. Arkadaşlarıyla gece dışarı çıkmaya başlar, golf oynar, şirketteki seksi kadınlar onunla sevişme imalarında bulunur. Bu sırada felç olan Vanessa’nın da bakımını üstlenir. Böylece sevdiği kadına da kavuşmuş olur. Bambaşka biri olmuştur. Artık balığı ile konuşmaz, kendini kötürüm sevgilisine, işine, başarıya ve mutluluğa verir. Ancak kısa sürede bütün bunların sahte olduğunu fark edecek ve başladığı yere dönecektir.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-582" title="quiteman_05" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/04/quiteman_05-300x165.jpg" alt="quiteman_05" width="300" height="165" /></p>
<p>Toplumsal hayatın samimiyetten uzak, çıkara dayalı ilişkilerine uyum sağlayamayan bir adamın tesadüf eseri kazandığı popülariteyi kullanma, kendisine sunulan bir fırsatı mutlu bir hayat kurmak için değerlendirme çabası Bob’un yaşadıkları. Bir yandan da sevgi yoksunu bir hayatta, giderek deliren, içinde büyüyen nefretle öldürerek, yok ederek baş etmeye çalışan bireyin çırpınışları. Benzer bir tema  Joel Schumacher’in yönettiği, Michael Douglas’ın başrolde oynadığı Falling Down (1993) filminde de vardı. Ancak iki film karlşılaştırıldığında Sıradan Bir Gündü’nün senaryosu basit ve yüzeysel kalıyor. Filmdeki en büyük eksiklik senaryosundaki boşluklar denilebilir. Kimsenin farkına varmadığı, anti-patik bir delinin birdenbire tek bir olayla, etrafındaki herkesin abartılı ilgisine mahzar olabilmesi, biraz basite kaçıldığını, yazar-yönetmenin vermek istediği mesaja fazla odaklanıp hikayeyi elden kaçırdığını düşündürüyor. Bu anlamda karakterler de inandırıcılıklarını zaman zaman kaybediyorlar. Ancak oyunculuk ve sağlam diyaloglar filmi toparlıyor ve sonuna kadar sıkılmadan seyredilecek, keskin dönüşler yapan ve izleyici şaşırtabilen bir film çıkıyor ortaya.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter size-medium wp-image-583" title="quiteman_06" src="http://www.medyakulturu.com/wp-content/uploads/2009/04/quiteman_06-300x199.jpg" alt="quiteman_06" width="300" height="199" /></p>
<p>Film bu minvalde kara mizahla trajedi ya da Amerikan rüyası ile modern çağın kabusu arasında salınıp duruyor. Christian Slater’in Bob rolündeki performansı şaşırtıcı derecede iyi. Tony Scott-Quentine Tarantino yapımı True Romance (1993) filminden beri en farklı ve etkileyici oyunculuğunu göstermiş. Filmde Vanessa rolünde 24 dizisinden ve teen-slasher korku filmlerinden aşina olduğumuz Elisha Cultbert ve patron rolünde Amerikan bağımsız filmlerinin gediklisi Gene Shelby Slater’a eşlik ediyorlar. Filmin yönetmenliği iyi, Bob’un dış dünyayla arasındaki mesafeyi göstermek için kullanılan efektler yerinde,  kurgusu sürekleyici, müzikleri ise yerli yerinde.</p>
<p><strong>Yazan: Özgür Kurtuluş<br />
Nisan, 2009</strong></p>
<li>
<h2>Kayıt olun</h2>
<p>Eposta adresinizi bırakarak yeni yazılardan ve güncellemelerden haberdar olabilirsiniz. Eposta adresiniz hiçbir şart altında hiç kimseyle paylaşılmayacaktır. Teşekkürler.<br />
<a href="http://feedburner.google.com/fb/a/mailverify?uri=medyakulturu&amp;loc=en_US">Kayıt olmak için tıklayın</a>></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.medyakulturu.com/?feed=rss2&amp;p=577</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
